DEĞER
Ne ve kim; niçin değerli, niçin sıradan, niçin değersiz?
Bir insan; temiz, iyi ve insanlara faydalı olmakla değer kazanır.

Ruhbilimsel anlamda nesne ve olguların bireysel ve öznel önem taşıyan niteliğini dile getirir. Ruhbilimsel değerler, ekonomik değerle bağlantı kurabilecek yapıda değerler olduklarından, biribirleriyle karıştırılmamaları gereği çok önemlidir. Toplumbilimsel anlamda ise, nesne ve olayların toplumca önem taşıyan niteliğini dile getirir. Bu anlam, genellikle törebilimsel değerlerle bağlantılıdır. Değer; mantık dilinde “doğru”yu dile getirir. Mantıkça “doğru” olan değerlidir. Estetik dilinde “güzel”i dile getirir. Estetikçe güzel olan değerlidir. Sanatsal değer’lerin tümü bu tanımın kapsamı içindedir.

İlkin değerin bir başına ne olduğunu düşünelim: Birşeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü; bir şeyin değdiği karşılık; yüksek ve yararlı nitelik; bireyin isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey. Bir başka açıdan değer; olumlu ve güçlü düşünebilen, yapabildiği analizleri algılayabilme gücüne sahip bireyin iç dinamiklerinin yargısal ürünüdür. Bu yapısal niteliklere sahip olmayan bireyin değer kavramını düşünmesi ve algılaması olanaksızdır. Ancak düşünmek ve algılamak, anlamanın ve bilmenin başlangıç aşamasıdır. Değer kavramının düşünsel analizler sonucunda anlaşılması ve tanınması, en çok gereksinim duyulan bir eksikliktir.

Değer’in sınırlarını ya da sınırlamalarını düşünelim şimdi de! Değer’in değişkenliğinin bilinciyle nerede başladığını, nereye kadar sürebileceğini bilebilmek bir yüceliktir. Değer’in bir başına bile ne olduğuna yorum getiremeyen bunca insanlar arasında değerin sınırlarını bilebilmek! İnsanın duygu dünyasında pozitif ve negatif değerler arasındaki mesafe(!) tartışmalı bir düzlemdir. Çünkü değişken bir temel niteliğe sahiptir. Bu tartışmalı değişken düzlem, bireysel algı ve istenç farklılıklarının da kökenini oluşturur. Kimi zaman, birinin, kendi öznel yarar ve yargılarına göre “iyi” dediği, bir diğeri tarafından “kötü” gibi değerlendirilebilmektedir. Aslında çoğu böylesi durumlarda olumluluk ya da olumsuzluk mesafesi çok da uzak değildir biribirlerine, ama “bilinçli iletişim” eksikliğinden “çok farklı” gibi durur düşünceler! Örneğin, “1000” sayısının ölçüt alındığı bir konuda, çoğu zaman tartışılanlar “100” aralık dilimindedir: birinin “710” olarak gördüğünü, diğeri “805” olarak algılar ve genellemede biribirlerine yakın olan bu iki değerlendirme, bilinçli iletişimin yokluğu ya da eksikliği ve belki daha da önemlisi, çoğu kez karşılaşılan, bireylerin içsel değer yargılarındaki sorunlar yüzünden “değerler çatışması” olarak değerlendirilmektedirler.

Sınırlar, çoğu zaman koşulların benzeşmesinden dolayı kendiliğinden belirginleşebilse de, kimi zaman da, alanında tanınmış ve hatta bazen otorite bile olduğunu savlayan isimler, değer’e basit düşünceler ve ideallerle sınırlar koyabilmekte, kendilerinde bu gücü(!) bulabilmektedirler. Oysa değer, bireyselliklerden, tüm zaman ve koşullardan çok ötelerde yüce bir kavramdır. Bu türden çabalar komik ve basit bir eylem olarak kalmaktadırlar. Kimi zaman da, bazı kurumlar, kural ya da yasa koyar gibi, değer’lere sınırlar koyabilmektedirler. İster bireyler, ister kurumlar tarafından her ne şekilde olursa olsun, hangi amaçla olursa olsun, değerlere sınırlar koymak, ne adına olursa olsun yanlıştır. Çünkü değer’in bir tek sınırlaması olabilir ki bu da, evrensel temel değerlerin, insancıl yüce değerlerin koyduğu sınırlamalardır.

“Değer yargısı” deyişi hep kullanılır ama önemi yeterince düşünülmez. Çok önemli ve değerli iki sözcük: değer ve yargı... Her biri kendi içinde büyük ve yüce anlamlar içeren iki sözcüğü birlikte ele alınca daha da bir önem kazanıyor! Değerin yargısı, yargılaması; yargının değeri ya da değerlendirmesi... Değer’in yargısını yapabilme becerisinin her insanda bulunabilmesi beklenmez, düşünülmez. Ancak evrensel temel değerler ile insancıl yüce değerlerin, değer yargılarını belirleyebilme gücü vardır, bu da bireylerüstüdür. Değer’i yargılamanın zorluğu yanında, açmazları ve çıkmazları da vardır. Böylesine duyarlı bir konu gündeme getirilirken yeterince ciddi ve derin düşünmeyi ve sorgulamaları zorunlu kılar. Değerlere getirilen yargılamalar üzerinde yüzyıllar boyunca tartışılagelmesine rağmen, hiçbir net olumlu sonuca varılamamıştır.

“Değer” söz konusu olduğunda, işe mutlaka öznenin, kişiliğin karışması gerekir; öte yandan değer, öznenin ya da zihnin teorik bir tavır ya da yöneliminden çok, pratik bir tavır ya da yönelimin ifadesidir. Değer, öznenin ilgili nesnenin kendi bireysel amacı ve eylemleriyle olan ilişkisini ifade etmek üzere, ona, diğer niteliklerine ek olarak, sonradan eklediği bir niteliktir. Değer, bu süreçten sonra, kendi başına ve nesnel bir biçimde “değerli bir şey” olarak görülmek suretiyle, nesnelleştirilir ve nesneye yansıtılır. Bir şeyin arzu edilen sonuçları üretmek bakımından sahip olduğu değer’e, istenen bir sonuca ulaşmada araç işlevi gören bir şeyin sergilediği değer’e, araçsal ya da “pragmatik değer” adı verilirken; bir şeyin tümüyle kendisinden dolayı sahip olduğu, kendi içinde ve kendi başına sergilediği değer’e ise “gerçek değer” denir.

Değerler hep değişken olarak varsayılmışlardır. Ancak değişken olmayan, sabit, herkes ve herzaman için bir tek değer olmalı, olabilmeli. Eğer tüm değerler, hep duruma ve koşullara göre değişken ya da değişebilir ya da değiştirilebilir olurlarsa, nasıl olur da, değişken bir “değer”e saygı duyulur, duyulabilir? Zamanla ve zaman içinde değişebilir nitelikli görülen bir değer ne denli saygın olabilir, saygın olmayan bir şey; değer olabilir, değer olarak alınabilir ve algılanabilir mi? Değer üzerine yazılanlar, söylenenler ve savlananlar hep değerin değişkenliğini esas almışlardır. Değer’in değişkenliğinin esas alındığı düşünüldüğünde, değer olarak kabullenilmiş bir şey’in, yarınlarda bir gün, değer olmaktan çıkabileceği varsayımı, o şey’in değer olmasını ciddi derecede zorlaştıracaktır. Gerçek değer değişmemeli, değişken olmamalıdır. Eğer bugün “doğruluk” bir değer ise, bir gün doğruluğun değer olmaktan çıkabileceğini düşünmek çok acı olacaktır. “Doğruluk” gibi evrensel temel değer’ler konu olarak alındığında; bir değer olarak kabul edildiğinde, bu evrensel temel değerlerin değişkenliğinden ne denli söz edilebilinir ussal açıdan? İlk düşünen, düşünebilen insandan günümüze değin kabul edilegelen “evrensel temel değer”lerin değişebileceğini, bugün önemli bir saygınlığa sahip doğruluk kavramının bir gün saygınlığını yitirebileceğini ve tüm insanların doğruluk’tan kaçınmaları gerekebileceğini savlamak ne denli ussal olacaktır ve bu sav, diğer insanlar tarafından ne denli ciddiye alınabilecektir?

Eğer tüm yaşamı sorgulamak felsefe ise, sorgulanabilir olan şeylerin kimlik ve yapısal biçimlilikleri üzerinde önemle durmak gerektir. Çünkü her değer, bir gün “değersizleşme” sürecine girebilir diye düşünürsek, sorgulanan ya da irdelenen şeylerin yapısal bozukluklarını –her şey için ama– önceden, peşin hükümlülükle, önyargıyla kabul ediyor olmamız gerekir. Değer, insan yaşamına göre ölçülendirilerek biçimlendirilip karar verilemez. Bireyler ötesi, bireyler üstü, yaşamlar üstü bir olgu, bir ölçü olmak zorundadır; yoksa o şey, o konu değer olamazdı!.. Neyin değer olduğunu, olabileceğini; neyin ya da nelerin değer olmadığını ya da olamayacağını kesin sınırlarla saptamak zorundayız. Bir insan için, sözgelimi, beslenme önemlidir. Ama, “bu bir değer midir?” diye düşündüğümüz zaman, yanıt bulmakta zorlanırız. Çünkü “önemli” olan her şeyi, her zaman bir değer olarak görmemiz; bir değer olarak almamız olası değildir; çoğunlukla da “değer” ile “önem” kavramları yetersiz analiz nedeniyle hep biribirleriyle karıştırılmışlardır. Beslenme, bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için en üst derecede önem taşır. Bu durumda beslenme, kimilerine göre bir “değer” olarak alınır! Ama, değer kavramının içerdiği yücelik niteliğini, günlük - sıradan konu ve kavramlarda – objelerde arayarak akılcı bir sonuca ulaşılması zordur. Gereksinim duyulan nesne ya da olguya bir gün gereksinmeniz azaldığında, örneğin “tok” iken bir yiyeceği “değer” olarak görmeyebilirsiniz! Çünkü açlık ve tokluk duyumları zamana ve duruma göre değişkendir. Değişken nitelikli konuların durum belirlemesinin “değer” sınırları içinde algılanması yanlış olacaktır. Çünkü, önceden de bellidir ve bilinir ki, duruma ve koşullara göre değişebilir olan yorumlarımız bizi gerçek değer’lere götürmezler.

Nietszche’nin “değerlerin yeni baştan değerlendirilmesi” savlaması, değer’in düşünsel boyutu tartışmalarında yeni bir sayfa açmıştır. Buna göre: İnsan düşüncesinin her durumda yorumsal bir doğası bulunduğunu vurgulayan Nietszche, kendisinden sonraki felsefecilere, insan yaşamına ilişkin yürürlükteki tüm yorumları düşünsel bir sorumlulukla yeniden değerlendirme çağrısında bulunmuştur. “Değerlerin yeni baştan değerlendirilmesi” düşüncesine eşlik eden temel farkındalık, dolaşımdaki tüm değerler ile değerlemelerin usa, aşkın metafizik bir kaynağa, metafizik bir dayanağa gönderimi olamayacağı yönündedir. Nietszche bu kapsamda, dinler ve töreler yoluyla edinilmiş, gelenekler ve görenekler aracılığıyla yerleşiklik kazanmış değerlerin nasıl değerlendirileceğine, insanların yaşadıkları değerlerle nasıl yüzleşeceklerine, değer ile değerlendirmenin doğasına, başvurulacak ölçütlerin değerlerine ilişkin olarak sorunlara dikkat çekmiş ve geçerli tüm değer’lerin yeniden değerlendirilmeye gereksinimleri olduğunu ileri sürmüştür.

Şimdi de bireylerarası ilişkilerdeki değer üzerinde duralım. Yaşadığımız çevrede pek çok insanla çeşitli ilişkiler içinde bulunuruz. Ve bunların kimileri bizim için değerli olurken, kimileri de sıradan olurlar. Ve hatta kimileri için “değersiz” bile diyebiliyoruz. Kim, niçin değerli; kim, niçin sıradan; kim, niçin değersiz? Bireyleri değerlendirirkenki değişkenliğimiz, değer’in değişkenliğinden değil; bireyin kendisinin, olay ya da bireyleri yorumlama biçim ve yöntemlerinin değişkenliğinden, ya da öteki’nin çeşitli neden ya da etkenlerle değişebilirliğinden olurlar. Yoksa, burada değişken olan, hiçbir zaman değer değildir. Bunu biraz açalım. Çevremizdeki sıradan insan kimdir? Genellikle ve büyük olasılıkla, yakın iletişim içinde olmadığımız, fazla bir ilişkimiz olmayan insanlardır; yeterince tanımadığımız, bilmediğimiz insanlardır. Bu nedenle o insan için fikir de yürütemeyiz. Tanımadığımız, bilmediğimiz insan, bizim için sıradandır. Bu tür insanlara “değerli” ya da “değersiz” tanımlamasını yapamayız. Ama tanıdığımız-bildiğimiz insanlar hakkında görüş istense, biraz düşünerek “değerli” ya da “değersiz” diye tanımlanabilecektir. “Değerli” dediğimiz insan, bizim doğrularımıza göre değerlidir; bizim doğrularımıza, doğruluk ölçütümüze uyduğu için değerli görür ve değerli olarak kabulleniriz; bizim değerlerimize, değer yargılarımıza göre değerlidir. Eğer biz o’nu yeterince ciddi bir şekilde objektif-gerçekçi tanıyabilmiş isek, bizim sahip olduğumuz değerler ve savunduğumuz doğrular değişmediği sürece o insanın, o değer verdiğimiz insanın “değersizleşmesi(!)”, değerinde bir değişiklik olması düşünülebilir mi? Neden olsun ki: biz aynı biz isek; o da aynı o ise!.. Değerlerimiz ve doğrularımız da değişmemişse!.. Burada değişebilen şey, değer’in kendisi değil; insanların değer’e yaklaşım biçimleridir. Öte yandan, “değersiz” diye tanımladığımız insanı niçin değersiz görürüz? Doğaldır ki, bizim kendi doğruluk ve değer ölçütlerimize uymadığı için o’nu “değersiz” görmüşüzdür. Bu, tümüyle bizim içsel değer yargı ve yorumlama ölçütümüzün sonucudur.

Nesnel değerler değişken; öznel değerler değişmezdir. Nesnel değer, değer’e anlam kazandıran bireyin zaman ve koşullara göre değişebilir gereksinimlerini karşılayan özdeksel olgulardır. Bireyin gereksinimleri değiştikçe, önem verdiği, o an için değer olarak tanımladığı nesnelerin değersel nitelikleri de değişebilecektir. Bu durumlarda nesneler, geçici de olsa, o anki gereksinimleri karşılayabilen nitelikli bir değer olarak görülür. Ancak zamana ve koşullara göre değişmeyen değerler de vardır. Değer’i anlamlı kılan birey olduğuna göre, bireyin olmadığı bir ortamda değer’den söz edilmesi ya da yorum getirilmeye çalışılması zordur. Değer’i anlamlı kılan bireyin öznelinde bulunan, zaman ve koşullara göre değişmeyen değerler, bireyin nesnel olmayan dünyasının temel ögeleri olurlar. Nesnel bir yaklaşımda tek değer, yararlılık temelli nesnelerdir ve bunlar hep değişkendirler. Ancak insanın nesnel gereksinimleri dışındaki değerler değişken olmadıklarından ve bireyin varlık boyutuyla doğrudan ilgili-bağıntılı olduklarından özneldirler ve bu tür değer’ler değişmez’dirler.

Her değer önemlidir. Önemsenen her olgu da bir değerdir, ancak bu değer o an için anlamlı olduğundan, değişken değerler sınıfına girer. O an için önemli olan, başka bir koşulda önemsiz olduğunda, önemini yitireceği gibi değerini de yitirecektir. Örneğin, para sıkıntısı yaşanan bir gün, 100-TL gereksinimi karşılayabiliyorsa, bu miktar para, o gün için önemli bir paradır ve o an için, o birey için değerlidir. Burada değer ile değerli kavramlarını biribirlerine karıştırmamak için dikkatli olmak gerekir. Ancak bu miktar, yani 100-TL, başka bir gün başka bir gereksiniminizi gidermeniz için gerekecek 1000-TL için yetersizliğinden dolayı, önemsiz kalacak ve bir değer olamayacaktır. Somut ve özdeksel anlamda değer kabul edilen her özdek ya da olgu, ancak yaşanılan an için bir değer olarak görülecektir. Ancak bu türden değerlerin “gerçek değer” olarak alınması olası değildir. Çünkü gerçek değer değişken olmaz. Gerçek değer, değersel nitelik ve geçerliliği hiçbir zaman ve hiçbir koşulda tartışılamayan olgu olmalıdır. Eğer, değişebilirliği önceden bilinen bir nesne ya da olgu değer olarak kabul edilirse, daha başlangıçta bile, bu ön kabulümüz bizi paradokslara sürükleyebilecek ve açmazlar yaşatabilecektir. Bu durumda, düşünsel derinliği olmayan basit güncel konularda “değer” sözcüğünü kullanırken dikkatli olunmalıdır. Çünkü buralarda sözü edilen değer, gerçekte “önem” niteliğindedir. Verdiğimiz örnekteki gereksinim duyulan 100-TL, bir değer olarak değil; önemli olarak alınmalıdır. O günkü gereksinimimiz için o miktar paranın değerli değil, önemli olduğunun bilincinde olabilmeliyiz.

Zorluk, değer’in tanımındadır. Değer’in gerçek tanımını yapabilmek, zorluğun giderilmesine büyük katkı olacaktır. Değişken olan algılamalarımız değer için bir ölçüt olamaz. Hep var olan, hep konumunu koruyan, insanlar için değişmeyen, tüm insanların görüş birliğinde olabildiği bir “şey” ancak “değer” olabilmelidir. Gerçekten değer olduğuna inandığımız bir olgudan, bir nesneden, ya da bir insandan herhangi bir şekilde vazgeçebilmemiz olanaksızdır. Eğer bu görüşümüzü ve düşüncemizi zamanla “artı” ya da “eksi” yönde değiştirebiliyorsak, bu “şey”in bir “değer” olmadığını-olamayacağını düşünebilmeliyiz.

Değer, tüm düşünce sistemlerinin temelinde, sorgulanması en zor olan bir kavramdır: Burada, tüm varoluşun kabullendiği, saygı gördüğü, doğruluğundan kuşkuya düşülmeyen niteliklere sahip; ölçütü insanlığın – tümel yaşamın iyiliği ve yararı olan bir “şey” düşünülmesi gerekir. Değer; yaşamın tüm zamanlarında ve evrelerinde koşullara göre değişmeyen ve hep saygı duyulabilen şey olmalıdır.

Mahmut Özturan
(Yaşamı Önemsiyorum, 2014)