DÜŞÜNCE
"İnsanın en büyük gücü"
Düşünmek, insanın en büyük zenginliği ve en büyük gücüdür. İnsanların sahip oldukları artı değerler, kişilerin yaşama bakış açılarına ve yaşamı yorumlama biçimlerine göre değişir. Yaşama nesnel yoğunluklu bakan ve yaşamı salt nesnel yeterliliklerle yorumlayan bir insan, sahip olunan nesnel ögelerin zenginlikleri oranında kendisini dolu, zengin, varlıklı ve yaşamın gereklerine sahip olarak görecek, öyle algılayacaktır. Diğer taraftan, yaşamı salt düşünsel boyutuyla yorumlayan, düşünsel dünyasının zenginliği ile ve düşünsel gücüyle sahip olduklarıyla yaşamı değerlendiren ve yorumlayan insanlar ise, yaşamda sahip olunabilecek artı değerleri ancak düşünsel nitelikli zenginliklerle yorumlayacak, bu açıdan değerlendireceklerdir.
Yaşamı, sahip olunan düşünsel değerler boyutuyla yorumlayan ve sahip olunan düşünsel değerleri bir güç ve zenginlik olarak gören bir insan, sahip olunan nesnel nitelikli zenginlik ve güçlerin ciddi bir anlamı olmadığını düşünür. Çünkü nesnel sahipliklerin önemi, belirli bir zaman dilimi için geçerli olduğundan ve olacağından, bu tür nesnel sahiplikler bir zenginlik olarak görülmez ve gerçek güçlülüğün bir ögesi olarak algılanmaz, tanımlanmaz.

Yaşamın nesnel gerçeklikler penceresinden bakıldığında, sahip olunan nesnel ögelerin, yaşamı devam ettirmenin zorunlu gereksinimleri oldukları da açıkça görülür. Ancak, sahip olunan, olunması gereken ve kimi zaman zorunlu görülen nesnel ögeler, sadece zorunluluk nitelikli olanlarıyla yetinmeyi bilecek bilinçle hareket edildiğinde ve düşünüldüğünde, ve bu açıdan genel yaşam gözlendiğinde, pek çok insanın yaşamlarında doğru karar verme çabası içinde oldukları zaman, zorunlu olmayan nesnel sahiplikler uğruna, yaşamın gerçek zenginliği, gücü ve değeri olan düşünsel dünyanın nitelikli zenginliklerinden uzak kalan ve maalesef kimi zaman düşünsel dünyanın varlığından ve öneminden bile habersiz ya da bu gibi konulara ilgisiz ve duyarsız olarak yaşanmış nice niteliksiz, öylesine yaşamlar, öylesine ömürler, öylesine insanlar... görmek mümkün olacaktır. Düşünsel yaşamın nitelikli sahipliklerinin güç ve değerinin farkında ve bilincinde olamamak ise, yaşamın en büyük fakirliği, yoksulluğu ve acizliği olarak bir gün mutlaka anlaşılacaktır.

Birey, öncelikle yaşamının en büyük gücü ve zenginliğinin düşünce gücü, düşünme eylemi ve bu en değerli eylemin sonunda sahip olabileceklerini ancak önceden bilebilmesi durumunda konuya ilgi gösterecektir. Bu farkındalık, en düşük düzeyde de olsa, hangi yaş ve hangi döneminde olursa olsun, insanın düşünceleriyle üretebildiklerinin gücüne tanık olması ve anlaması ile olasıdır. Kendi gücünün farkında olmayan ve hatta güçsüz olduğunu düşünen bir insanın zaten başarabileceği fazla bir şey de ya yoktur, ya da çok zordur. İnsanların olgunlaşma süreçlerinde, gerek kendi ailesi, gerek yakın arkadaş çevresi, gerekse iş çevrelerinde yaşadıkları, duydukları, gördükleri ve tanık oldukları, hep kendisine nesnel ögelere sahipliklerin en büyük amaç ve sahip olunabilecek güzellikler ve değerler(!) olarak anlatılmış, yansıtılmış ve hatta iddia edilerek inandırılmış ise, bir şekilde bilinçaltı bu düşüncelerle oluşturulmuş ise, olgunlaşma sürecindeki bu düşünsel değerlilik sapmaları, bir gün mutlak doğrulardan sapmalar yaşanacak durumlara sürüklemiş ise kendisini, böyle sapmalar yaşanmış ise olgunlaşma sürecinde, düşünmenin güç ve değerini yeterince anlayamamış ve kavrayamamış ise ve hatta, ancak nesnel sahipliklerin bir değer ve güç olduğuna inandırılmış ise, bu gruptaki insanların sonraki yaşamlarında düşünmenin gücünü ve gerçek değerini anlayabilmeleri zor olacaktır.

Birey, yaşamının o güne kadarki süreci nasıl geçmiş olursa olsun, altyapısı ne kadar zayıf veya güçlü olursa olsun, düşünsel donanımı ne düzeyde olursa olsun, eğer bir gün, gerçekten ve ciddiyetle düşünmeye başlarsa, düşüncelerinde yaşama işaretleri, canlılık, verimlilik ve yapabilirlik hissederse, o sürecin kendisine ciddi katkılarını hissederek çok farklı bir dünyaya yönelebilecek, içsel dünyasına çok farklı, yaşamsal güçlere sahip pencereler açabilecektir. Yeter ki bireyler, bir gün, düşünmeye başlasınlar, düşünmekten korkmadan, ilk günlerinde zayıflık göstererek pes etmeden, düşüncenin güçlü kollarına yapışarak, düşünce dünyasının güçlü varlığını beyninin ince kıvrımlarında, derin nefes aldıklarında ciğerlerinde hissettiği soluklar gibi, düşüncelerin varlığını, gücünü ve akıcılığını hissetsinler, hissedebilsinler! Bireylerin sahip oldukları nesnel ya da düşünsel zenginlikler, onları tam ve nitelikli olarak kullanabildiği, yaşamına geçirebildiği oranda birey için anlam ve önem kazanabilecektir. Sahip olunan en büyük zenginlikler bile kullanılmadıkları zaman bir anlam ifade etmezler.

Eskilerden beri söylenegelen güzel bir deyiş vardır: “Kullandığın senindir!” Gerçekten de, kullanmadığımız bir şeye sadece sahip olmakla, o şeyin eğer yaşamımızda bir yeri ve etkisi yoksa, olmuyorsa, olmayacaksa, salt gerçeklik boyutunda o birey için bir anlam da ifade etmeyecektir doğal olarak! İnsan, yapısı gereği, sahip olduğunu kullanmak isteyecektir, zaten buna ihtiyaç da duyacaktır. Bir insanın, gereksinim duymadığı bir şeye sahip olması, ona ne tür bir artı değer ya da zenginlik kazandırabileceği üzerinde düşünülmesi gerekir. Bir insanın sahip oldukları, gerek nesnel ve gerekse düşünsel ögeler, o insana mutlaka birşeyler kazandıracaktır. Ancak, gerçek değerliliği bilmek gerek; gerekli olanın önemi, gerek duyulduğu zaman ve süreyle doğrudan bağıntılıdır; ömürde, yılda, ayda, günde bir defa kullanılan ya da gereksinim duyulan bir şey ile, her an gerek duyulabilecek bir şeyin farkını hissedebilmek, yaşamı gerçek anlamda güçlendiren ve zenginleştiren yöne doğru ilk adımlardır. Yaşamın her anında, her konu için insan düşünür, düşünmeye gereksinim duyar; ama bir nesneye yaşamsal gereksinim duyma düşüncesi pek olası değildir. Bu gerçekliklerin ayırdında olmak, insana ve yaşama güç ve değer katar; bu güç ve değer katabilecek şeyin düşünmek ve düşünce gücü olduğunu anlayan insan, yaşamsal en büyük gerçek güce ve zenginliğe yönelmiş olur.

Mahmut Özturan
(2015)